Thesis Chapters by Erol Subaşi

Research paper thumbnail of Kapitalist Devlet, Güvenlik ve Toplumsal Düzen: 12 Mart 1971 Muhtırasını Açıklamak

Galatasaray Üniversitesi / Sosyal Bilimler Enstitüsü / Siyaset Bilimi Anabilim Dalı, 2017

12 Mart 1971 Muhtırası mevcut Türkiye siyasi hayatı literatürü tarafından büyük oranda göz ardı e... more 12 Mart 1971 Muhtırası mevcut Türkiye siyasi hayatı literatürü tarafından büyük oranda göz ardı edildi. Oysa Muhtıra, günümüz Türkiye siyasal yapısını anlamak için hayati önem taşıyor. Bu nedenle bu çalışmanın temel amacı 12 Mart 1971 Muhtırasının tarihsel önemini anlamak ve açıklamaktır. Çalışma devlet, güvenlik ve toplumsal düzen arasındaki ilişkileri soruşturmak için ilişkisel bir yaklaşım benimsedi. Çalışma dört bölümden oluşmaktadır. İlk olarak mevcut güvenlik çalışmaları literatürünün eleştirisi ile yeni bir güvenlik formülasyonu önerildi. İkincisi, güvenlik kavramının liberal toplumsal düzenin imalindeki tarihsel merkeziliğini gösterebilmek için devlet erkinin bir formu olarak polis erki ele alındı. Üçüncüsü, Gramsci-Poulantzas-Jessop teorik hattında ilişkisel bir devlet teorisi incelendi. Dördüncüsü, 12 Mart Muhtırası güvenlik ve reform kavramları kullanılarak analiz edildi.

This MA thesis aims to discuss the perception of the society by the putschist officers who made t... more This MA thesis aims to discuss the perception of the society by the putschist officers who made the coup d’état of 27 Mai 1960, through discussions in meetings of the National Unity Committee (NUC) Milli Birlik Komitesi. To do this, we used the Minutes of the meeting by which we could be able to follow the debates within the NUC, House of Representatives and Council of the Ministers. To analyze these debates, the concepts of militarization and securitization are employed.

Conference Presentations by Erol Subaşi

Research paper thumbnail of MİLLİ BİRLİK KOMİTESİ (MBK) GENEL KURUL TOPLANTI TUTANAKLARINDA MİLİTARİZASYON SÜREÇLERİ
Askeri organizasyonun tarihin her döneminde şu ya da bu ölçüde etkin bir politik aktör olması bir... more Askeri organizasyonun tarihin her döneminde şu ya da bu ölçüde etkin bir politik aktör olması bir yana; bugünün karmaşık yapılı kapitalist toplumlarında iç ya da dış savaşın varlığı ya da savaş tehdidinin politikleştirilmesi; ordunun politik, iktisadi
ve sosyal süreçlerde etkinliğinin artması ile sonuçlanır. Türkiye’deki politik yaşama bakıldığında da, ordunun göreceli özerk ve ayrıcalıklı bir konumda olduğu görülür. Somut olduğu kadar soyut ögelerle de bezeli ordu-millet mitosunu merkezine alan büyük tarih anlatısından sıyrılabilindiği ölçüde, ordunun bu
konumunu kazanmasını sağlayan politik pratikleri anlamlandırma şansını yakalamak olanaklıdır. Öncelikle “her Türk’ün asker doğmadığını” belirledikten sonra, onun hangi mekanizmalar aracılığıyla bir askere dönüştüğüne bakmak gerekir. Bu dönüşümü olanaklı kılan koşulların nasıl yaratıldığı gözler önüne serilebilirse, militarize olmuş bir politik ve toplumsal alanın kodları da çözümlenebilir. Bu çalışmada, militarizasyon kavramının sunduğu olanaklar çerçevesi
içinde, askeri kurumsal kolektif belleğin değerlerinin politik ve toplumsal ilişkilerde hegemonik bir konuma yerleşmesinin izleri sürülmektedir. Çalışma, Türkiye’de
27 Mayıs 1960 darbesi ile başlayıp 12 Eylül 1980 darbesi ile en yüksek aşamasına ulaşmış olan bu militarizasyon dalgasının 27 Mayıs 1960 günlerini izleyen uğrak noktalarını gözler önüne sermeyi amaçlamaktadır. Giriş bölümünde Milli Birlik Komitesi’nin (MBK) kurumsal profili ve iktidarının niteliği,dönemin diğer aktörleri ile olan ilişkisi üzerinden değerlendirilmektedir. Birinci bölümde toplumsal ilişkilerin militarizasyonu, buna yönelik olarak dile getirilen
önerilerden hareketle tartışılmakta; ikinci ve son bölümde ise,devlet aygıtının ve bürokrasinin personel kompozisyonunun, sayıları arttırılmak suretiyle asker kişiler lehine değiştirilme çabaları sergilenmektedir. Sonuç olarak söylenebilir ki,
ortaya koyulan ve gerçekleşen ya da gerçekleşme olanağı bulamayan öneri ve düşünceler, askeri darbe ve müdahalelerle pekişen bugünkü devlet ve toplum yapısının anlaşılmasında önemli ipuçları sağlamaktadır.

Papers by Erol Subaşi

Research paper thumbnail of Alexis de Tocqueville ve Demokrasiyi Kendinden  Kurtarmak

Alexis de Tocqueville ve Demokrasiyi Kendinden Kurtarmak

Felsefi Düşün-Akademik Felsefe Dergisi, 2024

Son dönemde yükselişe geçen sol ve sağ popülist rejimler ve liberal olmayan demokrasiler şeklinde... more Son dönemde yükselişe geçen sol ve sağ popülist rejimler ve liberal olmayan demokrasiler şeklinde tasvir edilen yönetimlerin sayısındaki artış demokrasi kuramının yeniden gözden geçirilmesi zorunluluğunu beraberinde getirdi. Alexis de Tocqueville (1805-1859) demokrasi kuramı deyince ilk akla gelen düşünürlerden biridir. Bu nedenle, bu çalışmanın amacı demokrasinin karşılaştığı meydan okumaları anlayabilmek için Tocqueville’in demokrasinin doğasına dair görüşlerinin irdelenmesidir. Araştırma sorusu Tocqueville’in demokrasi kavramsallaştırmasının bugünün tartışmaları açısından hangi ölçüde anlamlı bir referans noktası teşkil edebileceğidir. Tocqueville’in Amerika’da Demokrasi kitabı feodal bir geçmişin mirasını yüklenmek zorunda kalmayan Amerikan Demokrasi modelini güçlü kılan eğilimler ve onu zayıflatan karşı-eğilimleri Avrupa ile karşılaştırmalı bir perspektiften ve ampirik bir titizlikle ortaya koyar. Demokrasi, eşitlik ve halk egemenliği ilkesi doğrultusunda özellikle alt sınıfların yönetime katılmasını sağlar ve böylece “en çok sayıda kişinin mutluluğu” güvence altına alınmış olur. Bu bakımdan demokrasi her tür siyasal yönetim için zorunlu olan meşruiyeti ve rızayı toplumsal çoğunluğa dayalı olarak sağlar. Bu da yönetime belirli bir istikrar ve öngörülebilirlik kazandırır. Ne ki, demokrasi aynı zamanda bünyesinde çok ciddi riskler barındırır. Aristokratik toplum iktidarın farklı sınıflar tarafından parsellendiği çok parçalı ve hiyerarşik bir yapı arz etmekteydi. Oysa demokrasi eşitlik ilkesi gereğince tüm sınıfsal farklılıkları törpüledi ve imtiyazlı toplumsal katmanları ortadan kaldırdı. Böyle olunca da merkezi iktidarın önünde hiçbir sınırlayıcı toplumsal güç kalmadı. Siyasal manzara merkezileşmiş iktidar ve onun karşısında atomize hale gelerek güçsüzleşen bir bireyler yığını biçimini aldı. Tek başlarına siyaseten cılız hale gelen yığınlar verdikleri oylarla önünde hiçbir bariyerin bulunmadığı bir çoğunluk iktidarı oluşturdular. Böylece, demokratik toplum kendi gücünün ağırlığı altında ezilebilecek bir hale geldi.

Research paper thumbnail of From Schmitt to Agamben Exception, Virus, and Normal: A Critical Assessment

Beytulhikme An International Journal of Philosophy, 2024

The Covid-19 pandemic has created a ‘perfect crisis’ that combined health, ecological and economi... more The Covid-19 pandemic has created a ‘perfect crisis’ that combined health, ecological and economic crises, resulting in the death of millions of people and the unemployment of others. While states took extraordinary measures to manage the crisis, social scientists tried to make sense of this situation. Early in the pandemic, Italian philosopher Giorgio Agamben controversially claimed that states were instrumentalizing the disease to proclaim, “an authentic state of exception”. This study contributes to the criticisms of Agamben through a critical rereading of German legal theorist, Carl Schmitt. The main argument is that Agamben’s approach to the pandemic is too strongly social constructivist, over-philosophical, over-political and a-historical due to his general philosopho-political project. Agamben’s decisionist and over-political approach is derived from his use of Schmitt’s problematic concept of the “state of exception”. However, Agamben’s use is even more problematic because he uses it to analyze various political developments ahistorically, which obliviates the concept’s analytical consistency.

Research paper thumbnail of İdris Küçükömer'in Osmanlı-Türk Siyasal Hayatı Analizi: Eleştirel Bir Değerlendirme

Mülkiye Dergisi, 2022

İdris Küçükömer (1925-1987) Türkiye’de sol düşün dünyası içinde ayrıksı bir yerde durmaktadır. 19... more İdris Küçükömer (1925-1987) Türkiye’de sol düşün dünyası içinde ayrıksı bir yerde durmaktadır. 1969 yılında yayınladığı Düzenin Yabancılaşması: Batılaşma dönemin hâkim Kemalist ve Sol tarihsel analizlerini ters yüz eden bir tablo sunmaktadır. Buna göre kapitalizmi geliştirmeden ülkeyi batılaştırmaya çalışan Osmanlı-Türk bürokratları gerçek bir sosyalist seçeneğin ortaya çıkmasına engel oldukları için ülkeye en büyük kötülüğü yapmışlardır. İşte bu çalışma, İdris Küçükömer’in Osmanlı-Türk Siyasal Hayatının analizine dair tezlerinin özellikle onun en çok ses getiren eseri Düzenin Yabancılaşması: Batılaşma’da sunulduğu şekliyle genel bir eleştirel çözümlemesini yapmayı amaçlamaktadır. Niteliksel bir yöntem kullanan çalışma Küçükömer’in tezlerinin genel bir sunumu ve bunların kuramsal ve kavramsal eleştirisini içermektedir. Ana argüman şudur: Küçükömer’in Türkiye’de sosyalist hareketin kitleselleşememesine dair ortaya koyduğu sorunsallar son derece önemlidir; ancak bunların kuramsallaştırılma ve kavramsallaştırılma biçimleri önemli sorunlarla maluldür. Temel bulgu, Küçükömer’in Marksizm’den alınmış kavramsal terminolojiyi iyi tanımlamadan, yeniden içeriklendirmeden ve literatüre referansla sistematik bir yeniden yorumlamaya tâbi tutmadan kullanmış olduğudur. Her ne kadar bu durumun sosyalist stratejiye odaklanan ‘polemik’ nitelikteki bir metin için görmezden gelinebileceği ileri sürülebilirse de Küçükömer’in takipçileri onun varsayımlarını ciddi kuramsal öncüller olarak aldıkları ölçüde bu sorunların analitik tahlili zorunlu hale gelmektedir. Küçükömer’in ortaya koyduğu analizin iki temel sorunu şunlardır: Birincisi, Küçükömer’in süreklilik anlatısı ve kapitalizmin tek bir gelişme modeli olduğu kabulünden hareket etmesi analizini zayıflatmaktadır. Küçükömer, Lale Devri’nden (1718-1730) 1965’ler Türkiye’sine sosyo-politik yapının değişmeden kaldığını ileri sürer. Dahası, Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye’de kapitalizmin ‘düzensiz’ gelişimini, var olduğunu kabul ettiği genel bir kapitalizm gelişme modelinden bir sapma olarak değerlendirir. İkincisi, Küçükömer’in kullandığı haliyle devlet, bürokrasi, halk, sol/sağ, sivil toplum ve yabancılaşma kavramları kuramsal olarak ham, normatif olarak çekici ama analitik olarak güçsüzdür. Literatüre çok kısıtlı referanslarla, sistematik bir yeniden inşaya tâbi tutulmadan kullanılan kavramlar tüm analizin açıklayıcılık iddiasına gölge düşürmektedir. Çalışma, kavramsal ve analitik çerçevesinin önemli sorunlar barındırmasına rağmen Küçükömer’in ortaya koyduğu sorunsalların bugün de güncelliğini koruduğu varsayımından hareketle, onunla girişilebilecek eleştirel bir diyaloğun literatüre katkı sunabileceğini kabul etmektedir.

Research paper thumbnail of Jacques Rancière: Eğitim, Siyasal Olan ve Özgürleşimci Eşitlik

MSGSÜ Sosyal Bilimler Dergisi, 2021

Fransız filozof Jacques Rancière (1940-) son elli yılda eğitim, tarih, siyaset, estetik, sinema, ... more Fransız filozof Jacques Rancière (1940-) son elli yılda eğitim, tarih, siyaset, estetik, sinema, edebiyat gibi farklı alanlarda önemli düşünsel ürünler vermiştir. 1968 Mayıs olayları ve neo-liberal küreselleşmenin yükselişi çalışmalarının sosyo-politik arka planını oluşturmaktadır. Rancière kendi özgün nitelikteki felsefi-politik projesini ise Althussercilik, Ortodoks Marksizm, tarihin sonu, müzakereci demokrasi, konsensüs demokrasisi tartışmaları ve post-yapısalcılık ile girdiği polemiklerle ile şekillendirmiştir. Bu çalışmanın sorunsalı, Rancière'in siyasal düşüncesinde eğitim ve siyasal arasında kurmuş olduğu ilişkinin niteliğidir. Temel argüman, Rancière'in düşünce sisteminin içsel mantığı uyarınca eğitim ve siyasetin paradoksal bir şekilde birbiri içinde mevcut olarak tasarlanmış olduğudur. Rancière'in siyasal eleştirisi özü itibariyle pedagojiktir ve radikal pedagojisi de büyük oranda siyaset ve siyasal olana dair kavrayışı üzerinde temellenmektedir. Pedagojisi, zekâların eşitliği aksiyomuna ve siyasal olana dair yaklaşımı da öznelliklerin eşitliği varsayımına dayalıdır. Buna göre, hoca-öğrenci, entelektüel-halk, Parti-proletarya arasındaki hiyerarşilerin eşitlik varsayımı ile ortadan kaldırılması özgürleşimin yolunu açacaktır. Çalışma bu bağlantıları gösterebilmek için Rancière'in özellikle eğitim ve siyasal olana dair düşüncelerini geliştirmiş olduğu eserlerinin çözümlenmesine odaklanmıştır.

Research paper thumbnail of Keynesçi Ulusal Refah Devleti ve Adalet Partisi: Siyasal Sosyolojik Bir Perspektif

Turkish Studies-Social, 2021

II. Dünya Savaşı sonrası kapitalizm yeniden düzenlendi. Piyasanın mutlak özerkliğine dayalı laiss... more II. Dünya Savaşı sonrası kapitalizm yeniden düzenlendi. Piyasanın mutlak özerkliğine dayalı laisser-faireci bir kapitalizmden devletin krizleri önlemek için piyasaya müdahalesini öngören Keynesçi Ulusal Refah Devleti (KURD) adı verilebilecek bir devlet modeli ortaya çıktı ve merkez kapitalist ülkelerde devlet bu model uyarınca önemli dönüşümler geçirdi. Tam istihdam, kitlesel üretim ve tüketime dayalı talep yönetimi, korporatist temsil yoluyla refahın tabana yayılması, piyasa ilişkilerinin ulusal olarak ölçeklendirilmesi, olası piyasa başarısızlıklarına karşı ekonomiye kamu müdahalesini öngören bir karma ekonomi anlayışı ve planlama bu modelin karakteristiklerini oluşturmaktadır. Bu model sadece ekonomik değil aynı zamanda siyasal, toplumsal ve kültürel sonuçlar da yarattı. İşte 27 Mayıs 1960 Darbesi sonrası Türkiye’de uygulamaya konan sosyal-hakçı Keynesçi hegemonya projesi ve İthal İkameci Sanayileşme stratejisi bu modele göre uyarlandı. Devletin kurumsal mimarisi, birikim rejimi, siyasal sahne, siyasal temsil biçimleri bu modele göre yeniden düzenlendi. 27 Mayıs Darbesi sonrası kapatılan Demokrat Parti’nin mirasçısı olma iddiası ile kurulan Adalet Partisi de kendini bu yeni konjonktüre uyarlamak zorunda kaldı. Bu çalışmadaki temel argüman, Adalet Partisi’nin merkez sağ aktörler içinde sosyal demokrasiye en çok yaklaşan parti olduğudur. Bunun nedeni de KURD’un dünya çapında kazanmış olduğu hegemonik konumdur. Ne 1960’tan önce ne de 1980’den sonra sosyal adalete dair bu denli sistematik bir söylem üreten bir merkez sağ parti olmamıştır. AP’nin KURD’u içselleştirmesi bir çevre kapitalist ülke olarak Türkiye’de sosyal devletin ve sosyal güvenlik sisteminin göreli gelişmişlik düzeyini açıklayan önemli olgulardan biridir.

Research paper thumbnail of Mustafa Şekip Tunç, Bergsonian Conservatism, and Passive Revolution

Beytulhikme An International Journal of Philosophy, 2021

The 1930s in Turkey is a highly controversial socio-political topic with two main competing inter... more The 1930s in Turkey is a highly controversial socio-political topic with two main competing interpretations: the liberal-positivists consider the 1930’s transformation as a progressive move whereas conservative-idealists regard it as a top-down break from tradition and history. However, there are other readings that bridge these two positions. To analyze one of these, this study establishes links between Mustafa Şekib Tunç (1886-1958), a Turkish psychologist and philosopher, the French philosopher Henri Bergson (1859-1941), the French sociologist Emile Durkheim (1858-1917), and the Italian philosopher Antonio Gramsci (1891-1937). It does this through the latter’s concept of “passive revolution” to contribute to the understanding of Turkey’s socio-political transformation during the 1930s. The main argument is that Tunç’s antiempiricist and anti-positivist philosophy, based on Bergson’s spiritualist and biologist-holisticism, meets with Durkheim’s positivist collectivism. This enables Tunç to interpret the 1930s’ passive revolution as a “conservative revolution” that found its expression in the formulation of the “unprivileged-classlessfused-mass” and an “organic society”. Tunç, following Bergson, conceives history and society biologically, as a socio-functional whole that helps mask sociopolitical divisions and struggles within the society.

Research paper thumbnail of Louis Althusser: İdeoloji, Devlet Aygıtları ve Eleştirisi

Alternatif Politika, 2021

Fransız filozof Louis Althusser (1918-1990), II. Dünya Savaşı sonrası Marksist kuramı en fazla et... more Fransız filozof Louis Althusser (1918-1990), II. Dünya Savaşı sonrası Marksist kuramı en fazla etkileyen isimlerden biri olmuştur. Bu çalışmanın amacı Althusser’in devlet aygıtları ve ideoloji kavrayışının eleştirel bir çözümlemesini gerçekleştirmektir. Sorunsal, Althusserci ideoloji ve devlet aygıtları kavrayışının devlet kuramı alanında sunduğu imkân ve sınırlılıklardır. Temel argüman, Althusser’in klasik Marksist devlet kuramının kapitalist devleti baskıcı bir kurumsal çekirdek olarak gören yaklaşımının ötesine geçmesi anlamında önemli katkı sunmakla birlikte çizdiği analitik çerçevenin toplumsal mücadelelerin dinamik ve stratejik nedensel etkilerini hesaba katmadığı için yapısalcı işlevselcilik, araçsalcılık ve negatif devlet imgesinin neden olduğu sorunlardan muzdarip olduğudur. Çalışma, kendini eleştirel realizm ve İlişkisel-Marksizmden beslenen bir eleştirel sosyal bilim metodolojisi içinde konumlandırmaktadır. Dahası, çalışma Althusser’in konu ile ilgili kaleme aldığı birincil metinler ile onun hakkında yazılmış ikincil metinler üzerinden yürütülen kuramsal tartışmaya dayalı nitel bir değerlendirme yöntemini benimsemiştir. Bununla birlikte, çalışma ne Althusser’in düşünsel külliyatını bütünüyle ele almaya ne de Marksist devlet kuramı ile ilgili genel bir tartışmaya girmemiş, daha ziyade kendisini konu ile ilgili Althusser’in düşünsel yörüngesini eleştirel bir şekilde izlemek ile sınırlandırmıştır.

Research paper thumbnail of David Harvey and Bob Jessop on
Spatio-Temporal Fixes

İdealkent, 2020

David Harvey, one of the most preeminent Marxist theoreticians of the contemporary world revoluti... more David Harvey, one of the most preeminent Marxist theoreticians of the contemporary world revolutionized our thinking about the capitalist production of space while Bob Jessop, another leading Marxist theoretician, transformed Marxist state theory. While the two converge on many points in their analysis of the capitalist mode of production, they diverge on some metho-dological and theoretical arguments about how to analyze the concept of spatio-temporal fixes. While Harvey follows Capital and Grundrisse to adopt a value-theoretical approach that focuses on the circulation of capital, Jessop follows Poulantzas and the Regulation School to call for a more socio-political orientation towards capitalist social formations. Whereas Harvey concentrates on the inner contradictions and crises tendencies of capitalism and capital circulations in the creation of spatio-temporal fixes, Jessop pays more attention to political power relations and the state as modes of the extra-economic principles of societalization in producing spatio-temporal fixes. The present study, recognizing Harvey's crucial contributions to the field, but following Jessop, argues for a more socio-politicized concept of spatio-temporal fixes. It recommends linking it with state power and socio-political power relations through the complex ar-ticulations of the economic, political, and ideological determinations of social totality.

Research paper thumbnail of İki İlişkisel İktidar Yaklaşımı: Poulantzas'ın Foucault Eleştirisi

Mülkiye Dergisi, 2020

İktidar siyaset biliminin ve siyaset sosyolojisinin temel kavramlarından biridir. Öyle ki siyaset... more İktidar siyaset biliminin ve siyaset sosyolojisinin temel kavramlarından biridir. Öyle ki siyaset biliminin kendisi bir iktidar bilimi olarak bile görülebilir. İktidar, Platondan Karl Marx'a ya da Max Weber'e ve günümüze değin bir çok düşünürün temel ilgi alanlarından birini oluşturmuştur. Bununla birlikte, iktidar geleneksel olarak sahip olunabilecek, biriktirilebilecek, azalabilecek, paylaşılabilecek ve yitirilebilecek bir töz olarak görülmüştür. Oysa neomarksist ve post-yapısalcı yaklaşımlar giderek daha yoğun bir şekilde iktidarı bir töz olarak değil konumlar arası stratejik bir ilişki tarzı olarak kavrama eğilimindedirler. İşte bu çalışma Fransız filozof ve düşünce sistemleri tarihçisi Michel Foucault'nun ilişkisel iktidar kavrayışını, Yunan asıllı Fransız siyaset sosyoloğu Nicos Poulantzas'ın eleştirileri bağlamında ele almaktadır. Foucault'nun ilişkisel-post-yapısalcı bir konumlanmadan Marksist iktidar kavrayışına getirdiği eleştirileri Poulantzas ilişkisel-Marksist bir hatta cevaplayarak Foucaultcu iktidar yaklaşımına kendi eleştirilerini yöneltmiştir. Poulantzas'ın Foucault eleştirisi dört ana başlıkta toplanabilir: Devlet ve iktidar arasındaki ilişki; iktidarın kökleri; iktidar, hukuk ve fiziki zor; iktidar ve direniş stratejileri. Birincisi, Foucault'nun iddiasının aksine Marksizm için iktidar devletten doğup onda sonlanmaz; iktidar toplumsal mücadeleler içinden kaynar ve devletten taşar. İkincisi, Foucaultcu iktidar anlayışı kendi kendine referans veren ve her tür ilişkiye içkin soyut bir diyagram olarak kurgulanır; oysa Marksizm için iktidar her zaman üretim ilişkileri, emeğin toplumsal işbölümü ve toplumsal mücadeleler içinde kökleşir. Üçüncüsü, Foucault modern dönemde iktidarın fiziki şiddet yoluyla değil disiplinci mekanizmaların neden olduğu içselleştirmeler yoluyla icra edildiğini ileri sürer. Poulantzas'a göre ise böylesi bir yaklaşım hem devletin ve hukukun fiziki şiddet uygulamalarını görmezden gelir hem de rıza sorunsalını buharlaştırır. Son olarak Foucault'nun köksüz, soyut ve her tür sosyo-ontolojik ilişkiye içkin bir şekilde kurgulandığı için mutlaklaştırılmış iktidar kavrayışı direniş için hiçbir alan bırakmaz. Bu nedenle Foucault'nun iktidarın olduğu her yerde direnişin de olduğu şeklindeki veciz ifadesi temelsizdir. Poulantzas ise daha en başta toplumsal mücadeleleri iktidarın maddi temelleri olarak kurduğu için direnişler için belirli bir alan bırakmaktadır. Poulantzas'ın Foucault eleştirilerini tartışmak ilişkisel-post-yapısalcı bir iktidar kavrayışı ile ilişkisel-Marksist iktidar anlayışı arasındaki geçişlilikleri ve geçişsizlikleri göstermesi açısından önemlidir.

Research paper thumbnail of Pozitivist Siyaset Bilimine Karşı: İlişkisel-Realist Siyaset Biliminin Sosyal Bilim Felsefesi

Pozitivist Siyaset Bilimine Karşı: İlişkisel-Realist Siyaset Biliminin Sosyal Bilim Felsefesi

Strata: İlişkisel Sosyal Bilimler Dergisi, 2020

Siyasal çözümlemenin özerk bir bilim disiplini haline geliş süreci kaçınılmaz bir şekilde pozitiv... more Siyasal çözümlemenin özerk bir bilim disiplini haline geliş süreci kaçınılmaz bir şekilde pozitivizm ile ilişki içinde cereyan etti. 1870’lerden itibaren Amerika Birleşik Devletlerinde siyaset bilimi ayrı bir program olarak üniversitelerde okutulmaya başlandı. Siyaset biliminin bu erken döneminde tarihin, normatif sorunların, devletin ve anayasa hukukunun izlerini taşıyan gelenekselci bir yaklaşımdan söz edilebilir. 1920 ve 1930’larda ise siyaset bilimi içinde gelenekselci yaklaşımların “bilim dışılığına” karşı bir tepki olarak pozitivist eğilimler gelişmeye başladı. 1950 ve 1960’larda söz konusu pozitivist eğilimler davranışsalcılık adı altında siyaset bilimine egemen oldu ve neredeyse onunla özdeş kılındı. 1980’lere doğru ise pozitivist varsayımların rasyonel tercih teorisi ile siyaset biliminde kendine yeni bir alan bulduğu söylenebilir. Gelgelelim, pozitivizmin bir sosyal bilim felsefesi olarak erken dönemlerden itibaren önce hermenötik tarafından daha sonra da 1970’lerden itibaren post-yapısalcılık ve eleştirel realizm tarafından  eleştirilmesi davranışsalcı ve rasyonel tercihci siyaset biliminin de altını oydu. Bu çalışma da davranışsalcı ve rasyonel tercihci siyaset bilimi tasarımlarının ontolojik, epistemolojik ve metodolojik eleştirisini yapmaktadır. Temel argüman bu iki siyaset bilimi yaklaşımının pozitivist arka planları nedeniyle önemli sorunlarla malul olduğudur. Bu nedenle çalışma pozitivist siyaset bilimine karşı eleştirel realist bir sosyal bilim felsefesi ile ilişkisel Marksizm’in temel varsayımları üzerinden ilişkisel-realist bir siyaset bilimi için rehber nitelikteki sosyal bilimsel felsefi varsayımları tartışmaya açmaktadır.

Research paper thumbnail of BETWEEN PERPETUAL WAR AND PERPETUAL PEACE: LIBERAL SOCIAL ORDER AS PERPETUAL (IN)SECURITY

FLSF (Journal of Philosophy and Social Sciences), 2020

The past forty years have seen a growing number of publications focusing on security due to its i... more The past forty years have seen a growing number of publications focusing on security due to its increasing role in (re)shaping internal and external political processes. However, despite its growing popularity as an academic object, far too little attention has been paid to the historico-philosophical roots of the concept from key liberal political thinkers. This paper therefore explores how security has been conceptualized in relation to concepts like war, property, and peace, in Hobbes, Locke and Kant respectively. The paper argues that security is the key element in the fabrication of the liberal social order. The demand for security is never innocent but always deeply connected to the demand for a specific form of social order. Security is neither neutral, nor natural; rather, it is highly political. It thus must be regarded as a proactive rather than reactive idea or practice. The philosophico-historical validity of these arguments can be shown by (re)reading (proto)liberal classical texts.

Geçtiğimiz kırk yılda, güvenliğin iç/dış politik süreçleri (yeniden) şekillendirmede artan rolüne bağlı olarak güvenlik kavramına odaklanan yayınların sayısında artış görüldü. Gelgelelim, akademik bir nesne olarak artan popülerliğine rağmen kilit liberal düşünürlerde kavramın felsefi-tarihi köklerini göstermek için çok az çalışma yapılmıştır. Bu makale, Hobbes, Locke ve Kant'ta sırasıyla savaş, mülkiyet ve barış gibi kavramlarla ilişkili olarak güvenliğin kavramsallaştırılma biçimlerini araştırmaktadır. Çalışma güvenliğin liberal toplumsal düzenin üretiminde kilit unsur olduğunu ileri sürmektedir. Güvenlik talebi asla masum değildir ve her zaman belirli bir toplumsal düzen talebi ile derinden bağlantılıdır. Güvenlik ne nötrtür ne de doğaldır; fakat bir hayli politiktir. Bu nedenle de reaktif bir fikir ya da pratikten çok proaktif olarak görülmelidir. Bu argümanların felsefi-tarihsel geçerliliği klasik (proto) liberal metinlerin (yeniden) okunmasıyla gösterilebilir.

Research paper thumbnail of Society, Person and Their Connections:  A Bhaskarian Formulation

Beytulhikme: An International Journal of Philosophy , 2020

How the agency relates to society is a classic problem in the social sciences. The literature, fo... more How the agency relates to society is a classic problem in the social sciences. The literature, for the most part, has long been dominated by two main methodological positions, namely methodological individualism, and methodological holism. These consider individuals and collectivities respectively as constituent parts of society. While the former suffers from an atomistic, ahistorical and a-social conception of social reality, the latter tends to dissolve the person into the social object and considers it as reified. The present study explores Roy Bhaskar’s conception of the connection between society and person connection through his key texts. The study argues that contrary to methodological individualism and methodological holism, society is composed of relations. Furthermore, although society pre-exists the person, its survival depends upon human praxis, creating an ontological gap between them. Such an analysis has important implications for political science and political sociology. Methodological individualism underpins liberalism, utilitarianism and the neoclassical economy, methodological holism underpins nationalism, fascism, and Stalinism. In contrast, methodological relationism acknowledges both the distinctive ontologies of the person and society, which could enable the transformation of existing socio-political structures and the democratization of politics.

Research paper thumbnail of Bir yeniden hegemonikleştirme hamlesi olarak 12 mart döneminde reform siyaseti ve başarısızlığı

Mülkiye Dergisi, 2019

12 Mart 1971 Muhtırası Türkiye siyasi hayatının önemli dönemeçlerinden birini oluşturur. Yine de ... more 12 Mart 1971 Muhtırası Türkiye siyasi hayatının önemli dönemeçlerinden birini oluşturur. Yine de 27 Mayıs 1960 Darbesi ve 12 Eylül 1980 Darbeleri ile karşılaştırıldığında hakkında yapılan çalışma sayısı şaşırtıcı derecede azdır. Bu azlığın bir sonucu olarak 12 Mart 1971 Rejimi döneminde sıkça tartışılan ancak bir türlü netice alınamayan reform çabalarının ilk anda neden gündeme geldiği, neden uzun süreler tartışıldığı ve sonuç olarak nasıl başarısız olduğu gibi sorular yanıtsı-ı kalmıştır. Bu çalışma 12 Mart 1971 Muhtırası dönemine damgasını vuran güvenlik ve reform temalarından ikincisine odaklanmaktadır. Bu çalışmadaki temel argüman 12 Mart 1971 Muhtırası sırasında ve sonrasında gündeme gelen reform temasının esas itibariyle 27 Mayıs 1960 Darbesi sonucu uygulamaya sokulan sosyal hakçı-Keynesçi hegemonya projesinden kopan kitlelerin yeniden içerilebilmesi stratejisi olarak ortaya konduğudur. Ne var ki bu reform stratejisi burjuvazinin çeşitli fraksiyonları, ordu üzerinde Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç ve Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay etkisi ve sağ siyasal aktörlerin oluşturduğu güvenlikçi blok tarafından geri püskürtüldü. Dolayısıyla 12 Mart 1971 Rejimi içindeki tek hegemonyacı momenti oluşturma potansiyeline sahip olan reform çabası akamete uğratıldı. Bu durum 12 Mart 1971 Rejiminin ulusal-popülere referansla tabi sınıflar nezdinde benimsenebilme olanağını da ortadan kaldırmış oldu. Böylece 12 Mart 1971 Muhtırası, söz gelimi 27 Mayıs 1960 ve 12 Eylül 1980 Darbelerinde başarılmış olan kimi toplumsal kesimlerin desteğini alma noktasında başarısız oldu. Toplumsal tabandan yoksun bir şekilde, bürokratik bir düzlemde, devletin kurumsal mimarisi içindeki düzenlemeler ile yetinmek zorunda kaldı. Bu hegemonya kaybı izleyen dönemde kitlelerin daha radikal sol ve sağ projelere savrulmalarına neden oldu.

Sosyoloji Araştırmaları Dergisi, 2019

Georg Wilhelm Frederick Hegel has been one of the most influential philosophers of all time. His ... more Georg Wilhelm Frederick Hegel has been one of the most influential philosophers of all time. His original philosophical system has been the subject of many studies from various disciplines including philosophy, political science, law, sociology and many more. Despite his long-term popularity, his complex and multi-dimensional philosophy still allow for further investigations on distinct problems. Although many studies have been carried out on him, only a few writers have been able to draw attention to his ideas concerning police power. Hence, this paper, within the problematic of differentiation of state (political) and bourgeois civil society (social), addresses the question of police in Hegel's thought and the Marx's critique of it. The study argues that the police power appears in Hegel's thought as the socialisation of the state power.

Research paper thumbnail of KARL MARX: İLKSEL BİRİKİM VE BONAPARTİZM KARL MARX: PREVIOUS ACCUMULATION AND BONAPARTISM

Alternatif Politika, 2018

Marx’ın kapitalizm analizi çoğunlukla zor süreçlerini hesaba katmadığı için eleştirilmiştir. Bu b... more Marx’ın kapitalizm analizi çoğunlukla zor süreçlerini hesaba
katmadığı için eleştirilmiştir. Bu bakımdan Marx’ın
kapitalizm kavramsallaştırması sanayinin ilerlemesi ve
kapitalist ilişkilerin yaygınlaşması ile insanlığın savaşlardan
kurtulacağına dair bir inanç ortaya koyan “endüstriyel toplum
tezi” ile ilişkilendirmiştir. Bu çalışmada birbiriyle ilişkili üç
argümandan söz edilebilir. Birincisi zorun kapitalizmdeki rolü
ile ilgili kafa karışıklığının büyük oranda Marx’ın yönteminin
tam olarak anlaşılamamasından ileri geldiğidir. Marx,
analizini soyut modellerden ya da mekanizmalardan ampirik
gözlemlere çevirdiğinde kapitalizmin zor olmadan varlığını
sürdüremeyeceğini göstermiştir. İkincisi, kapitalist üretim
ilişkilerinin ekonomist olmayan ampirik ve sosyo-politik bir
okumasının kapitalizme içkin zor boyutunu ifşa etmede önemli
bir rol oynayabileceğidir. Kapital’de yer alan ilksel birikim
kavramı ile 18 Brumaire’in merkezi kavramı olan Bonapartizm,
liberal toplumsal düzenin salt ekonomi içinden ekonomi
tarafından üretilmediğini gözler önüne sermektedir.
Üçüncüsü, bir kapitalist toplumsal formasyon, ekonomik,
politik, sosyal, ideolojik, kültürel vb. uğrakların karmaşık
etkileşimi yoluyla oluşturulmaktadır. Bu süreçler zor-bağımsız olmak bir yana zorun muhtelif derecelerde kurucu bir rol
üstlendiği toplumsal ilişkiler bütününü ifade etmektedir.

Research paper thumbnail of Kapitalizmin Şafağında: Kent, Polis ve Güvenlik

İdealKent, 2018

Öz Bu çalışma kent ve güvenlik arasındaki bağlantıyı polis kavramı üzerinden incelemektedir. Poli... more Öz Bu çalışma kent ve güvenlik arasındaki bağlantıyı polis kavramı üzerinden incelemektedir. Polis ile kent arasındaki sosyo-tarihsel ilişki bugün unutulmuş ve polis kavramının anlam yelpazesi daralmıştır. Polis, bugün işlevi ya suçluları yakalamak ve suçu önlemek olan bir meslek-kuruma indirgenmekte; ya da hâkim sınıfların tabi sınıfların siyasallaşmasını baskıladığı bir zor aygıtı olarak görülmektedir. Her iki yaklaşım da devlet erkinin bir formu olarak polis erkinin tarihsel seyir içinde üstlendiği daha geniş sosyo-politik işlevleri yakalamaktan uzaktır. Bu eleştiriden ha-reketle bu çalışmanın temel argümanına göre polis erki kent güvenliğini, salt suçluları yakalaya-rak, suçu önleyerek ya da siyasal toplumsallaşmayı bastırarak değil; özgül sosyo-politik projeler ile uyumlu bir şekilde kente ait belirli normları, kültürel referansları, kimlikleri ve davranış kalıp-larını imal ederek sağlamaktadır. Bu sav, tarihsel bağlamda, feodalizmden kapitalizme geçiş so-runsalı çerçevesinde tartışılacaktır. Ayrıca çalışma, bu temel argümanla bağlantılı olarak dört yan argüman ileri sürmektedir. Birincisine göre, kent ve polis arasındaki tarihsel ve etimolojik bağlantı polisin daralan anlamına rağmen bugün de varlığını korumaktadır. İkincisi, tarihsel seyri içinde düzen ve toplumsal düzen kavramlarındaki değişikliklere koşut olarak polis erkinin işlevi değiş-miştir. Üçüncüsü, polis erki tarihsel süreç içinde burjuva sivil toplumun değerlerinin üretilme-sinde kilit bir rol üstlenmiştir. Dördüncüsü, feodalizmden kapitalizme geçiş döneminde polis erki mülksüz yığınların ücretli emeğe dönüşümünde nazım rol oynamıştır. Anahtar Kelimeler: Kent, polis, güvenlik, kapitalizm, toplumsal düzen * Bu çalışma, 2214-A 2014 yılı 1. Dönem TÜBİTAK Doktora Sırası Yurtdışı Burs Programı kapsa-mında 2014-2015 akademik yılı içinde İngiltere Londra Brunel Üniversitesi'nde yapmış olduğum doktora çalışmaları sonucu ortaya çıkmıştır. Çalışmanın Adam Smith ile ilgili olan bölümünün bir kısmı Çukurova Üniversitesi ev sahipliğinde, 5 Kasım 2016 tarihinde gerçekleşen Siyasi İlim-ler Türk Derneği XIV. Lisansüstü Konferansı'nda bildiri olarak sunulmuştur.